Piyanist

Er ya da geç öleceğini bilse bile insan ölüm, sanki o içinde saklı olduğu kabuktan hiç çıkmayacakmış gibi arsızca yaşar. Ölüm şeklini bile düşünür ölümü hiç düşünmeden. Peki kısmen kestirebildiği bir gelecekte ölmeyeceğini bilse insan yine de başıboş yaşayışına devam eder mi? Yani üzerinden bir anlık da olsa kalkmış olan yükün artık var olmayışını kutlar mı? Aslında o arsız  yani kararsız yaşayışı kararlı kılar ölüm. Bir şeylerden kaçmana gerek kalmaz çünkü bu dünyada kaçman için gereken cihazlar artık işlemez olmuşlardır. Ama başka bir alemde hiçbir şeyden kaçmaya  gerek duymadan sadece serin bir akşamüstü tam güneş batacakken onun gidişine elveda demek için çıktığın yolda bambaşka cihazlara ihtiyacı olacak.

Advertisements

nyaya kaç tane özgürlük sığabilir? ıizlemeden önce bir taneydi, izledikten sonra hiç sığmadı. Peki insanın vazgeçemediklerinden hangisi daha çok yaşar: özgürlük mü sadakat mi? Ağ’ıizlemeden önce ikisinin de ömrü birdi; ama şimdi ikisi de var olan tanımlarını çoktan yitirdiler.Güney-Kuzey Kore’nin akıl almaz ilişkileri üzerinden sıradan bir balıkçının bu ilişkiler ağından kurtulma çabasını anlatan film aslında bizleri ülfet peyda ettiğimiz kavramların ağına atıyor. Bu politik ilişki çoktan beri kabul ettiğimiz tanımların suyunu bir güzel içip posasını çoktan çöpe attığımız gerçeğini anlatıyor. Yani tanımlarımızın özünü çöpteki kurtçuklar kendi sindirim sistemlerine geçirirken biz çoktan şişkinlikten geğirmeye bile başlamış oluyoruz.Afiyet olsun, artık sonu gelmeyen anlamsız siyasi tartışmaların aranan adamı da olduk.

Tek uyku mahmuru ben miyim?

Bu hafta dersler botanik bahçedeydi. Bundan ötürü başka bir tramvayla okula gidip gelmeye başladım. Bir alt geçitten geçip tramvayın kalktığı ilk durağa gidiyorum. Saat 7.30. Gün henüz tam aymamamış. Fakat insanlar uyku mahmuru değil, çoktandır aynı düzenin içindeler. Ben ise vasıta olarak bisiklet kullananların sabah ayazını hissetmelerini, kızaran burunlarını çok kıskanıyorum. Bu sabah alt geçitin çıkışında telaşlı, ağladı ağlayacak bir çocuk gördüm. Kayıtsız kalamadım konuşmaya başladım. El kadar velet bile İngilizce konuşur zannetmiştim ki yanıldım. Ama yardım da etmek istiyorum. Sanki kaybolmuş gibi sağa sola bakınırken bir de benimle uğraşmak zoruda kaldı yavrum. Çocuk Almanca bir şeyler söylüyor ben ise ‘School?, Bus?’ dan öteye geçemiyorum. Tipten tipe girdim ama anlaşamadık. Umarım korkutmamışımdır(Ha-ha) Daha da komiği şu ki çocuğa Sprichst du Deutsch?(Almanca biliyor musun?) diye sordum, yani tek bildiğim Almanca cümleyi akıl almayacak derecede saçma bir şekilde ilk kez kullanma şansını elde ettim. Neyse sonra çocuğun arkadaşı geldi de sorun çözüldü. Arkasına bile bakmadan gitti ya da benden kurtuldu 🙂 Ben ondan öyle kolay kolay kurtulamadım. Düşündüm neden el kadar veletle ortak bir dilde konuşamıyorum, bir kelime sistemine dökmeden onun derdine yardımcı olamıyorum diye. Evet bir çocuğu karşıma alıp ciddi ciddi konuşmam nadir bir olay. Şimdi üzerinde daha çok düşünmek için bir sorunun ardından bu yazıya ara vermek istiyorum: Bir ‘yetişkinle’ bir dilde veyahut bir hâlde ifade edebileceğim kaç tane ortak kelimem/hâlim var?

Peşimi bırak artık alıklık!

Ne zamandır sitem etmiyordum kendime. Bu sitem edecek durumlardan geçmediğimden değil de hafif bir direnç kazanmamdan dolayıydı. Kısacası, direncimi aşan bir durumla karşılaştım: Sezonun son dağ gezisini uyuyakaldığım için kaçırdım. Bu anahtarımı evde unutmak ya da yolumu kilometrelerce uzatmak cinsinden değil. Üzgünüm!

Uğultulu Tepeler

Emily Brontë’nin tepelerde geçen meşhur romanını Boğaziçi Kütüphanesi’nde kitabı kendi adıma almadan, her seferinde raftan alıp sonra geri rafa bırakmak suretiyle okumuştum. Sınavım mı var, çok mu darlandım yakın doğu kısmının meydanı gören tarafında bir o yana bir bu yana yürüyerek romanın heyecanına kendimi kaptırırdım. Çok heyecanlanırsam hemen yere oturur heyecanımı içimdeki bir noktaya odaklardım. Böyle böyle kitap bitti ama kıvrıladuran bir deniz kabuğunu kulağına ilk defa yaslayan birininin birden büyüyen gözlerindeki o heyecan benim gönlüme bazı tepelerle hala düşüyor. Aradan bir seneden fazla zaman geçtikten sonra bizzat uğultulu tepelere şahit oldum, tüyler ürperten uğultular…

O zaman hikayeyi başa sarayım. Dağlar, tepeler, sular, çeşmeler ülkesinde azıcık da olsa yaşayıp da biletler pahalı ya da yol uzun diye hayallerimi aşan tecrübelerden mahrum kalamazdım. Çünkü bileti ucuza bulmanın da uzun yolculukta yeni insanlarla tanışıp hayretler içinde kalmanın da yolları var. Evet ülke baya pahalı; fakat birden bir kampanya karşına çıkıyor ve 120 franklık yol birden 37 frank olabiliyor. Neyse para hesabı bir yana, daha güzelleri bize kalsın. Önceden bahsettiğim Shuhei, yeni tanıştığım Fumiya, Emin ve ben beraber Zermatt’a doğru yola çıktık. Yaklaşık üç saatlik bir tren yolculuğunun sonunda aktarma yapacağımız trene vardık. Bu aktarmadan bahsetmem gerek çünkü ayakta bir saat yolculuk yapıp zevkten başımın dönmesini es geçemem. Dağların arasından geçerken bir taraftan şelaleleri bir taraftan da bu dağların arasına yapılmış köprüleri görünce trenin ortasında coşkumu paylaşacak bakış aradım. Galiba yaşlılarda o bakış vardı. Nihayet Zermatt… Küçük bir tatil kasabası. Etraf butik otellerle dolu. Japonlarla beraber gittiğimiz için harika yerler görebildik çünkü adamlar planlı programlı. Yanına kalınca bir İsviçre rehberi getirmiş sürekli açıp bakıyor. Matterhorn’u (Şu Toblerone’nun üzerindeki dağı) yakından görmemizin öncesinde uzaktan bir bakmaya gittik Sonnega’ya- bunu da Shuhei’in rehberinden öğrendik.

Bir an önce daha yükseklere geçmek istiyorum. Hiçbir sesin olmadığı sadece dağların arasından  esen rüzgarın uğultusunu duyduğum yerlere. Küçükken her yere terlikle giderdim. Öyle ki bir keresinde otobüse binmiştik ve otobüs harekete geçmeden terliğim ayağımdan kayıp yere düşmüştü. Zor da olsa ‘’Bir dakika bekler misiniz terliğim düştü de?’’ diyebilmiştim. Yaş altıdan fazla değildir. Aradan on altı yıl- belki dört beş ay fazla malum terlik giyebildiğime göre yaz mevsimiydi- geçmişti ve zor da olsa ‘’Bir dakika bekler misiniz Alpler’e gitmem lazım’’ demiştim sanki. Lazım ama orası meşhur Alpler olduğu için değil, uğultuyu daha net duyabilmem için. O sesin usul usul bütün bedenimi ürpertmesi için. Terliğimi almak için otobüsü bekletmeseydim bir sonraki adımı ‘atamayacaktım’, bu tepelere gitmeseydim de kendime doğru bambaşka bir atamayacaktım belki de. Ya da geç gelecekti. Öyle çok büyük bir adım da değildi- ‘küçücük ayağımla’ ne kadar büyük bir adım atabilirdim ki zaten.

IMG_0950
Sonnega’dan
IMG_0973
Tepelere giden tren…
IMG_0978
Rakım 3000m
IMG_1074
Heidi olamadım ama dağ keçisini oynayabilirim.
IMG_1056
Yansıyandan bize neler yansıdı?
22406032_744083975798610_3967312192522042670_n
Wunderbar (inside joke!)

Gesi Bağları

Geçen bahsettiğim sinema mevzusunu biraz daha açayım istiyorum. Zürih’te film festivali var şu sıralar. Hem yarışma dahilinde olanları hem de bazı eski filmleri gösteriyorlar. Geçtiğimiz cumartesi belgesel dalında yarışan Another News Story’yi izlemeye gittim. Mültecilerin, Yunan adası olan Lesbos’dan Batı Avrupa’ya nasıl varmaya çalıştıklarını anlatan muhabirlerin hikayesini anlatıyor. Tabii bu sırada İngilizce bilen mültecilerden bazılarının hikayesini de hikayeye dahil ediyor. Ama şimdi filmin başlamasından biraz öncesine gideyim. Her zamanki gibi arka taraflardaki bir sıranın en ucundaki koltuğu seçmiştim. (SineBU alışkanlığı :)) O sırada defterimi çıkarıp bir kuş resmi çizmeye çalışıyordum; fakat defteri çıkarmamın asıl sebebi kuş çizerek vakit geçirmek değil, yine bir sinema alışkanlığı olan aklıma bir fikir gelir ya da iz bırakan bir cümleye rast gelir de filmin sonunda unutursam diye film esnasında bunları yazmaktı. Bu sefer geriye kalan cümle ‘’We are eating human stories.’’ oldu. Bunu söyleyen de bir muhabirdi. E tabi en uca oturmanın da bir bedeli var: Gelen geçene yol vermek. En sonunda yanıma baya yaşlı bir teyze oturdu. Dayanamayıp daha önce festivale katılıp katılmadığını sordum. Bana geçen sene festivalde izlediği Rus yapımı bir filmi anlattı. Sonra birden bana mülteci olup olmadığımı sordu. İlk başta anlayamadım, açıkçası biraz kaba buldum. Çünkü İsviçre’lilerin mülteci konusunda çok da duyarlı olmadıklarını yine İsviçre’li sınıf arkadaşımdan duymuştum. Yani ‘mean’ bir soru olduğunu zannedip ne demek istediğini bir daha sordum. Öğrenci olduğumu öğrenince klasik ‘hee’ tepkisini verdi. İşte asıl şok edici, heyecanlandırıcı kısma geldim. Film Lesbos adasının gündelik yaşantısından kesitlerle başlarken, Gesi Bağları türküsü sokakların İstanbul’a benzeyişine ve çocukların oyunlarına eşlik ediyordu. Filmde çalan versiyonu buyrun!

FullSizeRender copy
Olmazsa olmaz

Çaylak Heyecanlar Geride Kalırken…

Artık başlık niyetine başka bir memlekette geçirdiğim gün sayısını yazmama gerek yok. Saymıyorum. İnsan işte saf bir mahluk. Uçak Zürih’e inmek üzereyken-evler seçilmeye başlamışken- gördüğüm evlerde yaşayan insanların çoğu için sıradan bir günde kalbimin nasıl da heyecanla çarptığı üzerine düşünmüştüm. Birden benim de sıradan günlerim oldu. Belki de şu anda başkaları, uçaktan bakarken hatta kaldığım tarafları süzerken benim düşündüklerimi düşünüp beni sıradan hayatları olan insanların arasına katıyor. Ama buna ihtiyacımız var. En yakındaki markete hangi yoldan gitmen gerektiği üzerine düşünüp enerji sarfetmek pek de arzu edilen bir durum olmasa gerek. Doğru durakta inmek için tramvaydaki ekranı gören koltuğa oturamazsam diye telaşlanmak da arzu edilmese gerek. Belki de bunların zamanla en aza indirilmesi asıl odaklanmamız yerlere daha fazla vakit harcamamız içindir. Mesela, bankta oturup gölü seyrederken yanına oturan yaşlı amcayla hiç de ortak olmayan dillerde muhabbet etmek gibi. Yaşlılar hakkında bir çıkarımda bulunup belki de dünyanın her yerinde bu cânım insanların hiç tanımadıkları insanlarla konuşmaya bu kadar yatkın olduklarını fark etmek, çaylak heyecanlara kolayca dahil olabilecekken-tersine- hayret ettiğin gerçeklikleri ortaya çıkarabiliyor. Belki de çaylak bir heyecanı yaşamak için sinemaya doğru yürürken tramvayın altında kalmayasın diye seni çantandan tutup çeken amca, herhangi bir yabancı değil de korkuna şahit olan birisi oluyor. En güzeli de hayata dair hiç duymadığın şeyleri duymak: bambaşka insanları bambaşka fikirlerini. Sadece alkol kullanmayıp, helal et yiyerek Müslüman olduğunu söyleyen; ama varlığa bir mana atfetmeyen ve sadece ilerleyebildiği kadar ilerlemeyi kendine gaye edinen insanları dinlemek en güzel tecrübelerden. Kültürel din anlayışının dışında her an var olan eşyanın üzerine düşünmeyi reddeden bu anlayış beni çok etkiledi, hala üzerine düşünüyorum. Ya da kendi ülkesindekilerin dışında yeni tatları denemeye can atan bir Çinli gencin heyecanına ortak olmak, kültürel paylaşım adı altında hissedilen anlık heyecanların yerine insanın farklı olana ne kadar da müştak olduğunu anlayınca gelen bir heyecana dünüşüyor, bir süre sonra. Biraz karışık oldu yine de her şeyi anlatamadım. Belki ilerde flashback şekilde anlatmadıklarımı da anlatırım 🙂 Ama ondan önce birkaç kare ekleyeyim:

FullSizeRender
Yaşlı amcayla ‘konuştuğumuz’ yerden
IMG_0835
Boğaziçi olmasa da bir kampüs
IMG_0806
Yalnız labları efsane: Karşı bina sadece biyoloji labları
IMG_0795
Bunun hikayesini anlatmadım ama olsun

 

16.GÜN

Bugün de geçen iki gün gibi Türk’ün sadasıyla ‘mest’ oldum.*

Doğup büyüdüğün topraklardan uzak olmak her zaman heyecan verici tecrübelerden oluşmuyormuş.  İnsan aynı zamanda hakikatle hayali ayırt etmeyi öğreniyormuş- ya da öğrenmeli. Bunlardan bir tanesi de memleketlerinden uzakta olan ve aynı yerden gelen insanların birbirlerini bulmak, tanımak istemeleri. Ben Türk, sen Türk; biz Türk olalım mı? Gel kaynaşalım, memleketin dedikodusunu yapalım he bir de aşina olduklarımızı yeniden gündeme getirelim de gülelim, eğlenelim. Dinlediğin ve sevdiğin müziği tekrar tekrar duymaktan zevk alırısın ya olay biraz ona bağlıyor. Mesela, geçen 4 Türk evin kenarındaki nehre doğru yürüyüşe çıktık. İlk kez dörde tamamlanmıştık. Aynı dili konuşmanın zevkiyle demlenmiş bir halde nehre vardık. Herkes kendince nehri tefekkür etti. Bu noktada zaten kiminle gidersen git bir değişiklik olmayacaktı. Herkes kendi veçhesinden nehrin tadını çıkardıktan sonra ”Ama biz hepimiz Türk’üz o zaman bir de Türk olmamız veçhesinden tefekkür edelim” e geldi mevzu. Ben de birden kendimi kaptırmış bulup Türk damarlarımdan atan kanın kımıldattığı dokularımdan beynime akan ‘Türk’ sinyalleri ile konuşmaya başladım. Burası Türkiye olsaydı başlığına bankın çevresini kaplayan çekirdekler alt başlığını ekledikten sonra kendime geldim. Bunu hangi kimlikle söylediğimi düşündüm. 22 sene önce adıma çıkarılan hüviyetim geldi aklıma. Türk’tüm. Ama dünyanın herhangi bir ülkesinde doğmuş olmakla doğduğum vatanımı- yani dünyayı- küçücük bir ülke üzerinden okumanın faydası neydi? Zaten önceki günden üzerine düşünmeye başladığım bu mevzu burada bana asıl yüzünü gösterdi. Aynı memleketten insanlarla bir arada olmanın o kadar da sıkıntılı bir durum olmadığını düşünüyordum. Çünkü henüz insanlarla yeni yeni tanıştığımız için kimseyle ”Şu dünyanın esasları” diye bir başlık altında konuşamayacaktık. Fakat hakikatli bir mevzu üzerine hasbelkader tanıştığın bir Türk ile konuşamazsın. Bunu aynı kültürel arka plandan gelmeyen insanlarla yapabilirsin, Türklerle aranda tenteneli bile değil kalınca bir perde olur. Yeri gelmişken bu durumun Türkiye içerisinde böyle olmak zorunda olmadığını da belirtmekte fayda var. Türkiye’de mekâna dayalı bir bağ var iken, Türkiye dışında suni bir geleneğe dayalı bir bağ var. En azından şimdilik fark ettiğim durum böyle.

Dün geceden devam ediyorum çünkü çok farklı bir geceydi, beni 1’e kadar soğukta tutan bir geceydi. Yurdun kapısının önünde yine 4 Türk oturuyorduk-hala. Sonradan aramıza dahil olan bir Belçikalı, bir İsrailli ve bir Fransız ile ortam tamamen değişti. Genel olarak politika konuşuldu. Terörizmin aslında lokal bir olay değil küresel bir kavram olduğundan ve bir geyin sokakta dolaşamamasın dahi bir terörist duruş olduğundan ücretsiz eğitime oradan da İslam’ın nasıl ve kimler tarafından radikal hale getirildiğine kadar konuşuldu (Bu sonuncusunu da gündeme getiren ben değil, İsrailli gençti). Çoğu konuda sessiz kaldım çünkü konuşanlar bu mevzular üzerine detaylıca düşünmüş bir halde konuşuyorlardı. Bu esnada yanımda bira ve şarap içiliyor ve ben birinin ot kullandığından şüpheleniyordum. Açıkçası bu durum beni Türk muhabbeti yapmak kadar rahatsız etmedi. Çünkü konuşan zihinler vardı.

Şimdi de bugüne geleyim. Bisiklet kiralamaya gitmiştim ki bir Türk düğünü ile karşılaştım. Bildiğin davullu- zurnalı- halaylı. Millet şaşkın bakışlarla bakarken polis memuru gelmiş ve durum açıklanınca geri dönmüştü. Yüzümden Türklük akarken ne kadar çaktırmayabilirdim bilmiyorum ama pek oralı olmayıp kısa bir video çektikten sonra bir başıma bisikleti alıp göl kenarında uzunca dolaştım. Sonrasında da şehir içinde yol çalışması olan bir bölgeye geçtim. Tabii ki ne kadar saçmaladığımı yanlışlıkla bir tır parkına girince anlayıp geri döndüm. Yalnız şehir içinde ilk defa bisiklet kullanıyordum ve kırmızı ışıkta arabalarla beraber durmak çok havalı bir hareketti.

*Amak-ı Hayal’den aldığım cümlenin esası: ”Bugün de geçen iki gün gibi ney sesiyle mest oldum”dur.

WhatsApp Image 2017-09-14 at 8.15.07 PM
İki gün önceki nehirden

13.GÜN

Kırdım zincirleri

Metaforik olarak diyorum yoksa bisikletin zincirleri deği mevzumuz. Ama evet bugün ilk kez bisiklet kiraladım. Tek başıma değildim; fakat korkum gitti. Demiryolunun kenarından ayrılmadan yarım saat gidip, geldik. Bir maksadımız da vardı tabii ki: Ucuza alışveriş yapmak. Şehir merkezine göre çok uygun fiyata deterjan aldım ve Pringles. Umarım bir daha deterjan almam gidene kadar. Pringles…  Ne denir ki? Üzerine de baharatlı krem peynir sürüp yedim. Ama geldiğimden beri cips yemek istiyorum ve şu şehrin manasız pahalı şeylerinden birisi de cips. Çok şükür temel ihtiyaçlar o kadar pahalı değil.

 

IMG_0602
Arkadaki bina beni Truman Show’da hissettirmişti.
IMG_0605
europa

12.GÜN

Bizim köye sonbahar geldi

Çok şükür eylül aşığı olmasam da sonbahar sevdalısıyım. Ve bu şehre çoktan sonbahar geldi. Sonunda bordo yağmurluğuma da kavuştum. Sevdiklerime mesajım: ”Henüz yağmurluğumu güzlük pardesümün üzerine giymeye başlamadım, ona daha var ve bu sene de aynı uygulamayı yapacağım inşallah- her ne kadar hoşunuza gitmese de.’’ Bir yandan gitmek istediğim yerleri ertelediğim için pişmanım. Fakat oralara gidiş-dönüş bilet fiyatı en az 23frank ve yolum da trenle en az bir saat. Belki de erteleye erteleye güneşli bir günde çıkıp yağmurlu bir günle geçer yolculuğum. Kısacası, anlaşılan, hala tek başıma okul dışında başka bir yere gitmeye hazır değilim. Ayrıca bisiklet sürmeyi o kadar çok sevmeme ve şehir içinde bedava bisiklet kiralayabileceğim yerler olmasına rağmen hala bunu yapmaya da hazır değilim. Geçtiğimiz pazar çok emin adımlarla kiralama yerinin yanına gittim ama yapamadım. Umarım kış gelmeden cesaretim gelir.

Bugün kiliseye bir konsere gittim. Hem de tek başıma! Bach’n More idi ismi. Birgün de Chopin’lisine giderim umarım. Boğaziçi’ndeki klasik müzik konserleri kadar keyifli olmasa da güzeldi. (Yalnız şimdi hatırladım da Boğaziçi’nde bir kere klasik müzik konserine bizatihi gittim. Bazısının ise sadece bir kaç dakikalık kaydını dinledim.) Bunda tam 50 dakika hiç durmadan çaldılar. Tabii ki sonun bekleyemeyip çıkan çok insan oldu ve onların arkasından bakan yaşlılar. Lakin olay Avrupa’da bir kilisede geçiyor diye herkesin müziği hissettiğini söyleyemeyeceğim çünkü bir ön sıramda telefonlarıyla uğraşıp sonra da dayanamayıp çıkanlar da oldu. Belki de klasik müzik sevmeyen kilise mensuplarıydılar. Neyse bana dönelim. Keman ve perküsyon dikkatimi çekmese de ilk kez canlı canlı kontrbas dinlemek biraz vurdu. Onu daha da vurucu yapan çalan kişiyi uzaktan Nuri Bilge’nin babasına benzetmem ve onun da canım Mayıs Sıkıntısı’nda oynaması.

Kiliseden çıktım ve daracık, taş döşemeli sokaklarda yürümeye başladım. Her zamanki gibi yolumu deli dehşet uzatarak eve giden tramvayın geçtiği istasyona geldim. İşte bu sefer yolu uzatmam vesilesiyle artık Prada dedince ‘ Ne o yoksa bir ülke mi?’ diye tepki vermek yerine ‘Hmm onu ben Zürih’te görmüştüm, evet.’ diyebileceğim. Akıl almaz bir lüks idi. Nişantaşı yanında getto kalır diyeyim de daha anlaşılır olsun. Yalnız bir güzel yanı bu lüks mağazaların uzaktan gayet mütevazi durmasıydı. Sokaklar dardı ya o yüzden yakından bakıp şaşaayı görebildim yoksa…

IMG_0595
Fraumünster Kilisesi- Münsterhof 2, 8001 Zürich